KUR’AN’IN EŞSİZ ÜSLUP (BELAĞAT) ÖZELLİKLERİNDEN BİRİ

Kur’an, beşerin bir benzerini meydana getirmekten âciz olduğu mucizevî bir kitaptır. Kur’an’ın mucizevî yönünün neresi olduğu konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Ancak bu konuda görüş serdedenlerin neredeyse tamamı Kur’an’ın belağatini (etkili söz söyleme yönünü) mutlaka zikretmişlerdir.
Kur’an, manalarının açıklığı (fesahat) ve sözlerinin manayı ifade etme gücü (belağat) bakımından beşerin asla benzerini meydana getiremeyeceği bir kitaptır. Kur’an’ın belağat yönünü anlamak ise ancak onun belağate dair üslup özelliklerini bilmekle mümkün olur. Bu özellikler bilinmediğinde Kur’an sıradan bir söz gibi algılanabilir.

Belağat, ortamın gereğine uygun söz söylemektir. Mesela gürültülü bir sınıfta sınıfın susmasını isteyen öğretmen, söz dinlemeyen yaramaz öğrencilerine hitaben “rica etsem susar mısınız acaba” dese ortamın gereğine uygun söz söylemiş olmaz. Tam tersine bu öğretmen âcizlik, pısırıklık ile nitelenir ve kendisiyle dalga geçilir. Bu durumda öğretmenin yapması gereken sert bir ses tonuyla ve emir verir tarzda “derhal susun!” demekten ibarettir. Yine bir çocuk babasından harçlık isteyeceği zaman “baba, derhal bana harçlık ver bakayım!” dese, babasından sopa veya azar yer; çünkü kendisi babasına emretme makamında değildir. Bu çocuğun amacına ulaşmak için söylemesi gereken söz, “babacığım okul harçlığı verir misin?” demektir.
Kur’an’ın belağat özelliklerinin en başında geleni kuşkusuz “tekid / pekiştirme” sanatıdır.

Tekid (pekiştirme) bir sözün nispet veya kapsam bakımından anlamını pekiştirmek üzere sonradan söylenen söze denilir. Bunun nasıl yapıldığı konusu nahiv ve belağat kitaplarında ayrıntılı bir şekilde anlatılır.
Pekiştirmenin belağate uygun olması için yerli yerinde yapılması gerekir. Eğer karşımızdaki muhatap bizim söyleyeceğimiz söze karşı inkâr ve tepki gösterecek bir muhatap değilse o zaman sözü pekiştirmek gerekmez. Zira bu durumda gereksiz yere sözü uzatmış oluruz ki bu belağate aykırıdır. Mesela söylediklerimize inanmama gibi bir durumu bulunmayan arkadışımızla sohbet ederken, üstelik konuştuğumuz konu alelade bir konu iken mesela “vallahi, billahi, tallahi bu sabah kahvaltı yaptım” dersek gülünç duruma düşeriz. Buna karşılık, okuldaki öğretmen bir öğrencisine “sen yine dün dersine çalışmadın değil mi?” diye çıkıştığında “vallahi çalıştım öğretmenim” derse bağlama uygun söz söylemiş olur.
Şimdi tekide ilişkin Kur’an’ın belağat mucizesi olduğunu gösteren bir örnek verelim:
Hepimizin bildiği Yasin sûresinin ikinci sayfasında, bir şehre uyarıcı olarak gönderilen üç kişinin durumundan söz edilir. Bu uyarıcılar şehre vardığında karşılarındaki inkârcılar onların elçiliğini reddederler. Reddederken de üç ayrı pekiştirmede bulunurlar:
1. Siz de bizim gibi beşerden başka bir şey değilsiniz.
2. Rahman olan Allah, herhangi bir şey indirmemiştir.
3. Siz sadece yalan söylüyorsunuz.
Şimdi inkârcılık yapan ve sözlerini üç defa pekiştiren bu kimselere karşı elçilerin “biz elçiyiz” demeleri muktezay-ı hâle uygun değildir. Öyleyse bu üç inkâra karşı üç pekiştirmeli cevap verilmelidir. Nitekim onlar da öyle yaparak şöyle cevap vermişlerdir:
1. Rabbimiz biliyor ki… (Söze başlarken Rabbimiz biliyor ki diye başlamaları bir anlamda Rableri üzerine yemin etmek anlamına gelir. Söze yeminle başlamak ise en büyük pekiştirmedir.)
2. Biz gerçekten size gönderilmiş elçileriz. (İnnâ ve lâm harfi ile pekiştirilmiş).
3. Bize düşen şey, sadece size apaçık tebliğde bulunmaktan ibarettir.

İşte her zaman okuyup geçtiğimiz Yasin sûresinin şu beş âyetinde (13-18) nasıl bir belağat sanatının olduğuna bir bakın!

Bu ayetlerdeki belağat yönlerini bir meal okuduğunuzda hissetmeniz, o tadı almanız mümkün değildir. Bu, ancak Kur’an’ın belağat yönlerine temas eden ayrıntılı tefsirler okumak, yahut da Kur’an ilimlerini bir bütün olarak ele alan eserler (Zerkeşî’nin el-Burhan’ı, Suyutî’nin el-İtkân’ı gibi) okumakla mümkün olur.

İşte şimdi Kur’an’ın, niçin sahabe ve ilk müslüman nesiller üzerinde gösterdiği etkiyi bizim üzerimizde göstermediğini daha yakından anlıyoruz. Zira onlar Arap dilini en ince ayrıntılarına kadar bildiklerinden Kur’an’ın mucizevî belağat özelliklerini anlıyorlardı. Bu âyetler onların imanlarına iman, heyecanlarına heyecan katıyordu. Biz ise manasını anlamaksızın Kur’an okuyoruz. Bazılarımız ise anlamak için meallerle yetiniyor. Hal böyle olunca da Kur’an, sırlarını bize açmıyor.

Rabbimiz, Kur’an ile hemhal olmayı, onun sonsuz mânâ okyanusundan inci ve mercanlar dermeyi bizlere nasip eylesin.

(Soner Duman /9.Cemaziyelevvel.1439/26.Ocak.2018/Cuma)

Bunlar da hoşunuza gidebilir...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.